11 Şubat 2013 Pazartesi

158.damla


Havin

Tahttan düşürülmüş bir kentin çocuğuydu Havin,
Hasankeyf gibi boynu bükük, gözü yaşlı
Ve ayakları üryandı;
Yanakları elma kızılı ve derin gamzeliydi,
Dudakları babasının elleri gibi çatlak,
Gözleri annesinin acısı kadar büyüktü.

Karasını bahtından almıştı örgülü, uzun saçları,
Ellerine kına yakılmıştı bileklerine kadar,
Alnına zift çalınmış beyaz güvercinler topluyordu bakışları,
Zülfikardan bir iz yoktu narin, gevrek dudaklarında,
Ana sütü gibi paktı Havin;
Bilmezdi nasıldır sıcaklığı bir başka elin.

Gözünü kan bürümüş bir avcının kurbanıydı o,
Çekmişti elini eteğini umut memleketinden,
Rüyasında bile bir Mem endamı görmemişken
Dudağına Zin Türküsü’nün tınısı yapışmıştı aniden.

Gözlerinin ferini mezar taşlarına bağlamıştı,
Şimdi bin yıl uzunluğundaydı bütün dalgınlıkları,
Her bir hayali küflenmişti avuç içi duldalarında,
Münzeviydi artık karakalem çalışması hayatında.

Geçmişinden kalma tozpembesi yoktu Havin’in,
Gün be gün çatlak alnına sızıyordu geri kalan günleri,
Gözyaşından okyanuslar biriktiriyordu Yusuf Kuyusu gamzelerine,
Ekşimtrak ölümü içmişti, hayatın tatlı şerbeti yerine.

Tamı tamına yirmi yaşındaydı Havin,
Yani ömrünün baharındaydı henüz,
Fakat mevsimlerinin boynunu vurmuştu cellatlar,
Müebbetle zincirlemişlerdi onu zemheri ayına.

Bir zalimin namlusuna ferman düşmüştü sevdiği,
Bu nedenle Havin mütemadiyen ağlıyordu,
Kırık mandallarla asıyordu bir uçuruma geleceğini,
Derd-i yar ile çoğalırken kanayan sol yanından
Gıdım gıdım eriyordu güneş görmeyen tarafından.

24.12.2010 Tbilisi
MaviAda Dergisi 21.sayı
Necip Abdurrahmanoğlu


10 Şubat 2013 Pazar

157.damla

                                                   

Senin ne haddinedir
Beni bir kez anlamak;
Acıyı ben çektiysem
Onun sırrı bendedir.


Necip Abdurrahmanoğlu
       

16 Ocak 2013 Çarşamba

156.damla





Filistin

Tene mezar kazırken
Yalandan mistik güneşler,
Kırıldı bir tenhada
Karanfilleri gözbebeklerimin.
Çocuklar korkularıyla
Yanmış kirpiklerime biniyordu,
Üstüme bomba yüklü
Atlı karıncalar yürüyordu.

Her geçen dakika
Notaları eksiliyordu ezgilerimin,
Avuçlarımdan semaya durmadan
Dua gemileri kalkıyordu,
Tabut dolusu insan morarırken
Hastane morglarında
İnsanlığa lâl,
Kalbime melâl akıyordu.

Davutyıldızının kanlı pençesine
Düşmüştü kaderim,
Şehitlerimin gözlerine bakmak
Sakallarımı titretiyordu,
İnsanlık arenasından boş döndükçe ellerim
Seccadem bebek çığlığı olup
Yedi kat arşa yükseliyordu…

Kanlı kefenimi sarmak
Anneme ağır geliyordu,
Açıktı kapıları evsiz duygularımın,
Çaresizdim…
Kimsesizdim…
Ağlıyordum…

Bıçkının dişlerine sıkışıyordu
Yardıma açılan ellerim,
Güneş saçlarımı sürekli teğet geçiyordu,
Kudüs kan kaybından ölürken
İstanbul raksla kendinden geçiyordu…

Özgür Üniversiteli Dergisi 11.sayı
Necip Abdurrahmanoğlu

155.damla



12 Seansı


Yelkovan akrebe on iki seansının katmerli öpücüğünü bağışlıyor,
Ben pijamalarımı üzerime geçirmiş, bir elimde pipo
Şizofren akşamdan kalan yalnızlık çayımı içiyorum,
Bunaltmasın diye ruhumu ihtiyaç fazlası gülücükler
Ekstra mutlulukları kuyruklu yıldızlara bağışlıyorum…



Tiflisikibinon
-Mevsimsiz Kültür Sanat Edebiyat Platformu-

Necip Abdurrahmanoğlu



15 Ocak 2013 Salı

154.damla



Son Darbe

Şirret bir komutanın balyozu inince tepemize
En çok toprağa düşmek geldi aklıma nedense...
Birden bire soldu bahtsal bir gen olan buğday tenlerimiz,
Dedim; ulu putlar ve kuklaları varken biz kimiz?

Sustum, tek kelime edebilecek mecalim kalmadı,
Son halifenin ahı düştü kent kadar yorgun gözlerimden,
Tırnakları çekilen dünyam sevinç(!) gözyaşlarına boğuldu,
Sus yemiş dilim aniden bir intihar eylemcisi oldu.

Hücrelerimden ciğerime bir kasvet döküldü inleterek,
Ağlamak yakışmayınca susarak kustum bütün çığlıklarımı,
Sırılsıklam küfürler karışınca moleküllerimden havaya,
Dedim; barış bu ülkeye hep ağır siklet bir rüya...

Sonra çıkardım zulamdan zifiri bir isyanın son nefesini,
Sürdüm kaldırım taşlarının ustura yemiş ak saçlarına,
Bir ah yükseldi ki semaya hiçbir kelime anlatamaz,
Bir ah işittim ki, benzemez kan şırıltısına...

13.05.2012/Yalova
Necip Abdurrahmanoğlu

14 Ocak 2013 Pazartesi

153.damla


               Çilek Yarim

               ben ona çilek derdim;
               dudakları kırmızı
               ve çilek tadındaydı,
               gözlerine her baktığımda
               çilek çiçekleri açardı,
               ben ona çilek derdim
               o utanır ve kızarırdı… 

                   Necip Abdurrahmanoğlu

9 Ocak 2013 Çarşamba

152.damla




Şubat Şehri Ve Sen

İstanbul'a yağmur yağıyordu karla karışık
Şehir ıslak karı emiyordu, bedenim sensizliği,
Manyetik çemberine girmiştim bir kere
Bir yanımda nefret, bir yanımda bağlılık tiryakiliği.

Sokaklar şehvetle sarılmıştı hüznün katmerlisine
Donmuş saçaklardan sızıyordu memnu sevdalar,
İstanbul'a yağmur yağıyordu karla karışık
Ben perme-perişan peşindeydim, öylesine...

Derisi yüzülmüş duygulara tuz basıyordu koca karılar,
Bir tapınakta ateşe verilmiş gibiydi bizle yaşıt tabular
Üstümüze yağmur yağıyordu karla karışık
Koynumuzda yalın ayak, başı açık duygular.

Bir Şubat günüydü, bir ince sızı
Gökten kefen yağıyordu üzerimize

Her şey bizi izliyordu elem içinde;
Akrep kulede donmuştu, yelkovan gözlerinde,

Bende ‘sen olmuş ben’i emiyordu dudakların
Sadece ıstırap örtmüştük solgun tenlerimize
Ustura gibi çiziyordu gergin şakaklarımı saçların
Şehir bir başka donuktu o gün,
Sen bir başka soğuk...

Aşkın sükûnunda inliyorduk durmadan, ikimiz
Her şey içine kapanmış biz ölüm dansındaydık
İnadının poyrazında savrulurken üryan bedenlerimiz,
Gözbebeklerimizde demleniryordu bütün elemlerimiz...

Yüzümüze bakmıyordu ayıp sempatizanı kaldırımlar;
İstanbul'a yağmur yağıyordu karla karışık
Ben Mecnun rolünü bulaştırıyordum elime-yüzüme,
Günün firari Leyla'sı işlemişti ruhunun izbelerine...

Dudaklarımızın çatlağından yüreğimiz damlıyordu, tıp tıp…
Rüzgâr ıslığını bize demli demli çalıyordu;
Aşk soğuğu ile kavrulurken kızarmış tenlerimiz
Kristal buz gibi çatlıyordu, kaçamaklı gözlerimiz.

Şimdi Arapsaçına dönmüş yılları ayıklıyorum,
İstanbul'a hala ıslak kar yağar mı, bilmem!
Lakin içimi hala kemirir, boynu bükük duygular...

İnegöl/2008

Necip Abdurrahmanoğlu



6 Ocak 2013 Pazar

151.damla



Ölüm-Yaşam ve Akşam

Bir seda duyduk,ansızın durduk;
Ölüm!..seslenmekteydi ince minarelerden,
Yağmur öncesi şimşeklere gömüldü ruhumuz,
Meğer güneş altında da kesilirmiş insan buz.

Ah,bütün gündüzlerden korkar olmuşum,
Annemi görsem mezar taşlarını hatırlarım,
Sela!..alnımızda derin izler bırakır,
Sefiller diyarında biz günah yarışındayız...

Acının ekildiği tarlalardan akıyoruz,
Güneş kızgın,ay gururlu, biz çocuk...
Ateş huzmelerinin en haylazı ellerim,
Hangi yöne dönersem çatlıyor kemiklerim.

Özgür Üniversiteli Dergisi 13. sayı
Necip Salacan


31 Aralık 2012 Pazartesi

149.damla





Çocukluğumuzda hiçbir şey cehennem karası gelmezdi gözlerimize,
Öyle ki, ince bir sır dokur gibi serin siyahını çalardı gecelere karanlık...


Necip Abdurrahmanoğlu



27 Aralık 2012 Perşembe

145.damla


Zulüm tarlasına hapsedilmiş boynu bükük bir İstanbul Lalesi olmaktansa zulme karşı dimdik duran bir çöl kaktüsü olmayı her zaman yeğlerim.


Necip Abdurrahmanoğlu

23 Aralık 2012 Pazar

148.damla



Biraz Sonra

Güneş battı,
Gök karardı,
Akaşam döndü evine,
Biraz sonra
Eski günler dikilecek
Gözlerimin önüne,
Saniyeler kemirecek yarınımın altını,
Miadı dolmuş aşklar
Zorlayacak kapımı.


2011 Tbilisi
Necip Abdurrahmanoğlu

16 Aralık 2012 Pazar

147.damla



   Ne Tuhaf Bir Gün


   Küsmüş bugün pervazlara güvercinler, 
   Bilinmez neden.
   Buğulu camlardan bakmakla mükellef
   Çaresiz bekleyenler,
   Çakırkeyf bir rüzgar eşliğinde
   Sıcak bir dost selamı bekler
   Etrafa belli belirsiz bakan gözler.
    2009 Tbilisi
   Necip Abdurrahmanoğlu

12 Aralık 2012 Çarşamba

146.damla


Kadınım
Sen yemeğimi yap,
Çayımı koy,
Yolumu gözle;
Ben yıldız taşırım gamzelerine
Sen gül endam kızlar,
En hasından yiğitler doğur
Ben başını yıkar,
Saçını tararım işten yorgun dönünce…


Necip Abdurrahmanoğlu


21 Kasım 2012 Çarşamba

144.damla


Karanlıkta kalmış aydın sandıklarımız,
Ben aydın olmak istemiyorum;
Şayet aydın buysa, yaşasın karanlığımız!

Necip Abdurrahmanoğlu

143.damla

 

Yeniden

Bakireliği alınmış rezil kaldırımlarda
kimi görsem,
kimi sevsem
ölü sevgilim can bulur yeniden.
Dudaklarıma uzanamasa da
uzanıp tutar
titreyen ellerimden.

Tiflisikibinsekiz

Necip Abdurrahmanoğlu

20 Kasım 2012 Salı

142.damla





Yalnızlığa Dair

Bir şehrin en kuytu mahallesinde
Sinmişken içime gecenin rengi
Bir yağmur alır da götürür beni,
Bir hasret alır da bitirir beni.

Bir şehrin en kuytu mahallesinde
Yarım ay gibiyim, eksik bir yanım,
An be an eriyen bir mum gibiyim,
Kırılgan, alıngan bir ney gibiyim…

2010 İnegöl

Necip Abdurrahmanoğlu



19 Kasım 2012 Pazartesi

141.damla



İstanbul'a bir düştüm ki düşümüm dudakları patladı...

Necip Abdurrahmanoğlu

11 Kasım 2012 Pazar

140.damla



Meğer harf inkılabı gibi cahilleştirirmiş insanı aşk...

Necip Abdurrahmanoğlu

10 Kasım 2012 Cumartesi

139.damla




Hayat bana verilmiş kocaman bir lütuftur,
O bana gün verdikçe ben ona gülümserim.

Necip Abdurrahmanoğlu

7 Kasım 2012 Çarşamba

138.damla




Sen Kal Ben Giderim

Sen hatırıma geldikçe
dudaklarım kurur
benzim solar,
kirpiklerim ıslanır;
ben benden giderim...


ben benden giderim yar,
geride bir sen kalır...

Necip Abdurrahmanoğlu

5 Kasım 2012 Pazartesi

138.damla


5Nolu Görüşme

zincirler söküldü,

kapılar açıldı,

annem önde,
devlet peşinde;
kırk derde
kırk darbe
vurmaya hazır
kırk gardiyan
kırk copla
hazır kıta
tek siperde.

karşı duvarda kodaman puntolarla: "TÜRKÇE KONUŞ ÇOK KONUŞ"


- ez Tırki nızanım.

- çık dışarı devlet düşmanı!
...paaattt...küütttttt....
ve PAT pat....ve küt KÜT ve küt...
biz insanlığımızı kırk sene böyle büyüttük.

Necip Abdurrahmanoğlu


Tiflis2011Aralık



ez Tırki nızanım: ben Türkçe bilmiyorum.


------


not: bu şiirimin faşistleri gıdıklayacağını biliyorum ama neylersin,


ben masal yazmadım;

ben bir şairim,
ürkerler gölgemden
kül kedileri,
adıma çizdiğim
renksiz dünyamda
saklanır Kaf Dağı,
ötmez Ankalar.


137.damla


Aman!

Yol uzadıkça uzar,
Etrafımız toz duman
Beynimiz misket kadar,
Düştüğümüz dert umman,
Ölüler sandık sandık,
Karışmış sapla saman,
Uyanmasın insanlık,
Aman dikkatli davran...

Necip Abdurrahmanoğlu

28 Ekim 2012 Pazar

136.damla


Kendinden geçtiğin yerde seni bekleyen şeydir aşk. Ne kadar kaçarsan kaç sadece kendinden kaçarsın, yüreğini hırpalayan aşktan değil.

Necip Abdurrahmanoğlu

5 Ekim 2012 Cuma

135.damla



Yağmuru boncuk bir akşam üstü
Hüzne gark olursa demli gözlerin,
Üzülüp iç çekme Yusufi kuyulardan
Kayalara çarpan istiridyeyi düşün...

Necip Abdurrahmanoğlu

27 Eylül 2012 Perşembe

135. damla



Sürat bir savaşta en büyük silahtır. Çünkü zaman seni hem psikolojik olarak, hem de fizyolojik olarak yıpratacaktır. Fakat sürat acelecilik değildir.


Necip Abdurrahmanoğlu

.

23 Eylül 2012 Pazar

28 Ağustos 2012 Salı

Fırıncı Mehmet Ağabey ile Dünden Bugüne



Üstadı İlk ne zaman tanıdınız?
Aziz Üstadı ilk olarak 1949'da risaleler ile tanıdım. Ama onu ancak 1952'de görmeye nail olabildim.

Nasıl oldu ilk görüşmeniz?
Üstad 1952'de Gençlik Rehberi mahkemesi için İstanbul'a geldiğinde onu gördüm. Ağabeyler bizi önceden üstada anlatmışlardı. Bir gün baktım Muhsin Alev abi bizi almaya geldi. Hemen hazırlandık ve Sirkeci'deki Akşehir Palas Otel'e gittik.  Sabah namazından sonra üstadın yanına yanaştım ve elini öptüm. O da başımı öptü. Sonrasında iki buçuk saat ders verdi ve anılarını anlattı. Öyle oldu ilk tanışmamız.

Mahkeme dediniz.Peki, mahkeme sonucu ne oldu?
Üstad beraat etti. Bütün dünya bir sevince medar oldu anlatamam. Dünyanın her tarafından üstada tebrikler yağıyordu. Biz sevinçten birbirimize sarılıyorduk.

Üstadın tepkisi ne oldu beraat kararından sonra?
Üstad da çok sevinmiş ve bu olayı risalelerin zaferi olarak telakki etmişti. Çünkü gençliğe ulaşmak daha kolay olacaktı artık.

Beraattan sonra...
Beraattan bir ay sonraya kadar Üstad Fatih'teki Reşadiye Otel'de kaldı. Sonra Emirdağlılar geldi. Üstadı çok özlemişlerdi. "Ne olur Emirdağ'ı garip bırakmayın!"  diyerek üstadı bizden alıp götürdüler. Üstad, Emirdağ'da bir müddet kaldıktan sonra Isparta'ya gitti. Kısa bir süre sonra Emirdağ'a geri döndü.

Üstadı evinizde misafir ettiniz.
Evet, ettim. Üstad 1953'te İstanbul'a gelerek Beyazıt'taki Marmara Otel'de kalmaya başladı. Bir hafta kadar orada durduktan sonra binanın yeni ve lüks olmasından rahatsız oldu ve oradan ayrılmak istedi. Bunun üzerine üstada ahşap bir ev aramaya başladık. Bizim evin yakınında, cadde üzerinde bir fırın vardı. Onu tutmak istedik, tutamayınca da bizim evde kalmasını teklif ettim. Üstad, gelip bakalım dedi ve sonra kabul etti.

Ne kadar kaldı sizinle?
Yanlış hatırlamıyorsam üç ay kadar kaldı. (Bir müddet düşünüyor.) hayır, sanırım üç aydan fazla kaldı. Çünkü elimizde 27 Temmuz 1953'e ait bir tebligat vardı. Üstad ise Nisan ayının başlarında gelmişti. Yani sanırım dört ay kadar...

Tebligat dediniz...
Evet, tebligat dedim. Üstadın, Samsun Ağır Ceza Mahkemesi'ne gitmesi gerekiyordu. Ama Üstad hasta idi.

Gitti mi peki?
Yok, elhamdulillah gitmedi.

Nasıl oldu?
O zaman Yukarı Guraba, şimdiki adıyla Çapa Tıp Fakültesi'nde Dr. Sadullah Nutku vardı. Onun teşhisleriyle ne karadan, ne denizden, ne de havadan yolculuk yapamaz diye rapor alınmıştı. Rapor mahkemeye gönderilince  Üstadımız da gitmedi. Bizle kaldı.

Şanslıydınız yani?
(Gülüyor) Pek sayılmaz. Çünkü üstad ikinci bir hareket için bir müddet sonra Isparta'ya geri döndü.

Biraz da Risale-i Nurlara gelelim mi? Onları nasıl neşrediyordunuz?
Matbaalar 1948'den 1956'ya kadar Risale-i Nurları basmaya korkuyordu. Biz de kendi imkanlarımızla basmaya çalışıyorduk.Teksir makinesi almış, onunla basıyorduk. ( Yüzümdeki şaşkın ifadeyi fark edince gülüyor ve başımı okşuyor.) Şimdi sen teksir makinesinin ne olduğunu da bilmezsin? ( Bu sefer ben gülüyorum, o da nasıl bir şey diyorum biraz da sıkılarak. Yadırgamıyor. Zamanın aktığını söyledikten sonra, bunları bilmememin doğal olduğunu belirtiyor. Sonra sıkılmadan anlatıyor nasıl bir şey olduğunu, nasıl çalıştığını.)

İlk hangi kitabı bastınız bu makineyle?
"Matbaada Asayı Musa'dan Akan Bir Nur Çeşmesi" adlı kitabı Zübeyir Gündüzalp Ağabey, mumlu kağıda yazma aşamasındaydı. Sonrasında Afyon Mahkemesi beraat kararını verdi. Bu kararla birlikte Risale-i Nurları İstanbul, Ankara, Antalya ve Samsun'da matbaalarda basmaya başladık. Risaleler matbaalarda basılınca bir hürriyet havası oluştu. Biz de 1960'a kadar hür bir zeminde yaşadık ve Risale-i Nurları tüm Türkiye' de neşrettik.

Üstad'ın vefatı sırasında Urfa'da mıydınız?
İstanbul'daydım. Üstadın yanında Bayram abi, Zübeyir abi ve Abdullah Yeğin abi vardı. Urfa'dan ayrılması için baskı yapılıyormuş. Bunun üzerine ağabeylerimiz aradı;Adnan Menderes Park Otel'de gidin görüşün üstadın Urfa'dan ayrılması baskısı kaldırılsın dediler. Avukat Bekir Berk, Mehmet Emin Birinci, Hakkı Yavuz Türk ve ben hep birlikte Gümüşsuyu'ndaki Park Otel'e gittik. Bekir abi özel kalemi ile görüştü. Biz cevap beklerken radyodan üstadın vefat ettiği haberi anons edildi. O gün çarşambaydı ve hemen yola çıktık. Cuma günü Urfa'ya vardık.  Fakat biz defin için belirlenen günün cuma olduğunu bilirken vilayet(valilik) baskı yapmış ve defin zorla perşembe günü yaptırılmıştı.

O gece Urfa'ya çamur yağdığı doğru mu?
Evet, arabaların üzeri büsbütün çamurdu. Acayipti, sema adeta çamur ağlamıştı. Ramazandı o zaman ve ben böyle bir manzarayı hayatımda ilk kez görüyordum.

Definden sonra ne yaptınız?
On gün kadar Urfa'da bekledik. Üstadın mezarı başında nöbet tutuyorduk insanlara mezar ziyareti adabına riayet ettirmek için. Çünkü çok yanlış şeyler yapılıyordu. Toprağını zorla avuçlayıp götüreninden tutun türlüsüne kadar... Nöbet işini de sırayla yapıyorduk, Zübeyir abi bile nöbet tutuyordu zorlanmasına rağmen.

Üstat, mezarım bilinmeyecek demişti ama siz başındaydınız.
Evet, mektupları var, kendi neşretti. Üç dört mektupta mezarının bilinmeyeceğini yazmıştı ve bunlar vasiyet tarzındaydı. Biz de hayret içindeydik. Arkadaşlarla birbirimize üstat böyle dememiş miydi dedik. "Demek ki kader böyle hükmetti sonradan." dedik. Çünkü karşımızdaki manzara vasiyete uymuyordu. 111 gün sonra mezarın kökünden kaldırılıp götürüleceğini nereden bilelim?

Mezar başında iken bu davadan soğuyan oldu mu içinizden?
Nur talebeleri sadık kalmaya devam ettiler. Mezarın yeri biliniyor diye kimsenin üstattan soğuduğunu hissetmedim.

Mezarın kaldırıldığını nasıl öğrendiniz?
Cumhuriyet Gazetesi'nde solda tek sütun halinde bir haber halinde okudum ve haberdar oldum. Arkadaşlarla konuştum.  Onlar beni derhal Isparta'ya yolladı. Gittim ki bütün arkadaşları tutuklamışlar.

Üstattan sonra ilk olarak ne yaptınız?
10 gün sonra Isparta'ya geldik. Üstadın evinde kaldık. Üstat vefat edince Hüsrev ağabeyle bundan sonrasını görüşmek için bir kaç defa bir araya geldik. Hüsrev abi, "İnşallah üstadımızın vefat etmiş olması Hizmeti Nuriye'nin inkıtaına(dağılmasına) sebep olmayacaktır. İnşallah hizmet daha gür şekilde devam edecektir." dedi. Nitekim Ankara ve İstanbul başta olmak üzere hizmet bütün Türkiye'de mütemadiyen artarak devam etti.

Sizi bu davaya bu kadar bağlı tutan şey neydi? Biz bunları yapamazdık sanırım.
Bir tek kişinin imanını kurtarma gayreti ile biz onca sıkıntıya ve zulme katlandık. Çok büyük hayaller kurmuyorduk. Sürekli zindeydik ve hayal kırıklığı hiç yaşamıyorduk. Çünkü bir tek kişiyi kurtarma sevdasıydı bizimkisi. Dolayısıyla biz de bu davaya bıkmadan, korkmadan ve yorulmadan sahip çıkıyorduk.

Üstadın sizi en derin etkileyen sözü hangisi?
"Bir tek insanın imanının kurtulması için cehenneme girmeye razı olmuşum kardeşim." Bu cümleyi üç farlı yerde ve zamanda duydum. Fakat üçüncü duyuşumu asla unutamıyorum. Çünkü üçüncüsü beni adeta yaktı bitirdi. Allah yolunda her türlü işkenceyi çekmiş, her türlü zulme göğüs germiş birinin cehenneme girmesini kabullenemedim. Eridim, eridim. Ben bunu kalbimde hissederken üstat işaret parmağını bana uzattı ve üzerime doğru ani bir hamle yaptı. " Ebedi değil, girip çıkmak" dedi. Birden rahatladım ve elhamdulillah üstat cehennemden kurtuldu dedim kendi kendime.

Üstadın size söylediği en tatlı söz hangisi?
Soğuktan donmak üzere olan birinin sıcak bir odaya girmesi gibiydi üstat ile olmak. Onun her sözü çok tatlıydı.

Peki, Üstat size hiç kızdı mı?
Ben bir yanlışlık yapmıştım. 1955'te Isparta'ya gittim. Üstada sormadan Hüsrev  abinin yanına uğradım.  Üstadın yanına medreseye dönünce Hz. Üstat beni çağırdı, hiddetlendi," Ben seni Hüsrev'in yanına gönderecektim, sen iyi yaptın gittin!" dedi bir kaç kere tekrarlayarak. O an üstadın bana kızdığını anladım.

Üstat kızar mıydı talebelerine?
Zübeyir abiler 15 gün boyunca üstadın hiddetlendiğine  şahit olmasaydı, "Eyvah üstat bizi muhatap almıyor."  manasını çıkarıyordu. Üstat kızdı mıydı, " Vay, üstat bize değer verdi, bizi muhatap aldı." derlerdi. Biz de bu anlayışı Zübeyir abilerden aldık.

Risalelerin o dönemde tercüme edildiği doğru mu?
İsveç, Norveç ve Finlandiya'da İslam'a ilgi artmıştı. Mektuplar geliyordu tercüme noktasında ne yapılabilir diye. Üstat Fransızcaya çevirin demiş. Bazılarımız daha sonra karşı çıkınca Sungur abi üstadın mektubunu çıkardı ve gösterdi.

Üstadın Fransızca bildiği doğru mu?
Evet, öğrenmişti.

Şimdiki nesil ile sizin döneminizdeki nesli karşılaştıralım mı?
O zaman Osmanlı'dan kalma İslami terbiye vardı. Şimdi ise zavallı gençliğimiz bundan uzak. İnşallah bu zemin 4+4+4 ile yeniden oluşturulacak. Çünkü imam hatip okullarının açılmış olması şimdiki temel yapıyı oluşturmada çok büyük bir fonksiyona sahip olacaktır. 60 sene zarfında ağacın dalları kırıldı ama elhamdulillah ağacın köküne bir şey olmadı.

Son olarak; soyadınız Güleç, fakat herkes sizi Mehmet Fırıncı abi olarak biliyor.
(Uzun bir müddet gülüyor) Üstadı ilk ziyarete gittiğimde "İnsanlara ekmek yaparak hizmet etmek sevap..." dedi. Biz simit, pasta, börek yapıyoruz deyince "o daha çok sevap" demişti. Daha sonra  üstat bana para verdi ve git Erzurum Şekeri ile tereyağı al dedi. Getirdiğim yağı bıçakla ikiye böldü. Yarısını verdi, "Fırıncısın, git bununla bana ekmek yap getir." dedi.  Ondan sonra üstadın talebeleri Fırıncı Mehmet dedi. Bu gün de Fırıncı Abi olduk.( gülüyor)

Üstat da mı Fırıncı Mehmet derdi?
Hayır, o Fırıncı Muhammet derdi. Mehmet demezdi.

(Kalkacağız) İsminiz neydi?
- Necip
- Müşerref olduk. Allah imanla kabre gitmeyi nasip etsin.(amin)

27.08.2012
Fatih/İstanbul/Nusret Apt.








1 Ağustos 2012 Çarşamba

132.damla


"A" ile "N" Arasında Bir Şiir

Akşamlarını sevmiyorum bilmem bu ne olasıca şehrin,
Kim bilir belki de korkuyorum yalnızlıktan, koyu karanlıktan.
Pencereden bakmaya korkuyorum akşamları, bir yıldız kayar diye,
Akşamlar beni boğuyor, beni ürkütüyor kapkaranlık akşamlar.

Yağmur şıpırtısına dayanamıyorum, hele yağmur şıpırtısına,
Bir hüzne boğulurum ki anlatamam, buğulanır gözlerim
Sefih gökkuşağını bekler gibi oturum, dizlerimi kendime çekerek,
Yağmur  ıslatır penceremi ve gönlümdeki masum garip gülleri.

Şamdanlardan süzülen ışık kezzap misali eritir tenimi,
Bir yol ararım buzdan avuçlarıma sıkıştırmış olduğum başımla,
Bir yol ararım bilmem bu ne olasıca şehirden kurtulmak için,
Şakırdayan yağmur ürpertir ve boğdukça boğar beni karanlıklarda.

Etrafıma acayip sesler kümelenir akşamları, bir acayip gölgeler,
Hayattan bir iz göremiyorum; her şey soluk, her şey ölü ben dahil.
Bir el dikiliverir gözlerimin önüne ve parmaklık misali parmaklar,
Ebruli sessizlikler altında uzadıkça uzar soğur ince, narin her biri.

Mavzer misali, volkan misali patlamak isterim şehri yok etmek için,
Gök yırtılmasın diye bütün avazımla haykırmaktan vazgeçerim.
Denizden uzak yaşamaya mahkum bir martının çığlığı gelir kulaklarıma,
Mağrur bir bedenin süzülüşü ilişir gözlerime inceden inceden.

Cürüm işlemiş bir mahkum misali dört duvar arasında biter mecalim,
Meğer bana memnu imiş yıldızlardan güzel bir çift göze vurulmak.
Göğe açılan avuçlarım dualarla karıncalanır, ıslanır birkaç damla yaş ile,
Cananın cazibesine meftun olmanın ıstırabını yaşarım her akşam.

Efkar soluklamak, bir başkadır yapayalnız, koyu karanlıklarda;
Sıcacık kuş tüyü yataklarda keyifle mışıldamaya benzemez!
Sen bilemezsin ey sevgili bir başkadır soğuk karanlıklarda sabahlamak,
Emsalsizdir eller semâya yükselirken meleklerle sessiz sessiz ağlaşmak.

Yırtıcı kuşlar iner yüreğime gecenin bir vaktinde, beni yalnız gördükçe,
Çırılçıplak duvarlarda yankılanan çığlıklarım bir bir kulaklarımda buluşur.
Çaresizliğim ve paramparça yüreğimle karaya oturmuş dev bir gemiyi andırırım,
Yalnızlık yutkunduğum gecelerde Azrail'i sabırsızlıkla bekleyen yarı ölüyüm ben.

Lambalarıyla karanlığa meydan okuyan şehri yakmak isterim bir gecede,
Ben yanacaksam bu şehir de yansın! Diye haykırırım dansöz misali kıvrılan sokaklara,
Şeytanlarla birleşip aklımdan geçenleri yapmaya zorlar yalnızlık ve karanlık,
Lakin birden bire cananın can alıcı o yıldız gözleri ilişir gözlerime.

Alaca karanlıkta rüzgarın fosurtularına yaprakların hışırtıları eşlik eder,
Aniden göğün derinliklerinden bir çift yıldız kayar ve kayboluverir gözlerin,
Ve bu şehre olan bütün nefretim, kinim sıkmış olduğum avuçlarımda birleşir,
Anlayacağın bu şehir yakılmadıysa bir gecede senin emsalsiz gözlerin içindir.

Nereye baksam bir çift göz ve sigara dumanı gibi kıvrılan bir beden, 
Çırılçıplak duvarlarda yankılanan iki heceden ismin, yani kısacası sen.
Sen bilemezsin ey sevgili denizden uzaklaştırılmış bir martının çığlığını,
Nereden bilebilirsin ki bir ölünün bir çift gözle tekrardan ruh bulacağını?


Tiflisikibinyedi

Necip Abdurrahmanoğlu