30 Temmuz 2013 Salı

176.damla






ÜSTAD OLMAK HERKESİN HARCI OLMASA GEREK
      
     Akşam yemeğini hazırlamak maksadıyla her zamanki gibi yine mutfaktaydım. Soymuş olduğum bir baş soğanı sağ elimdeki koca bıçakla acımasızca doğrarken kapı açıldı ve içeriye Gürkan Çolakkadı girdi. Yüzündeki ifadeden heyecanını okumak hiç de zor değildi.  Beni karşısında görünce,
-         Kolay gelsin, dedi.
-         Sağ ol Gürkan, hoş geldin.
-         Hoş bulduk. Bil bakalım nereden geliyorum.
      Gürkan o kadar gezme düşkünüydü ki, bunu tahmin edebilmem imkân dahilinde bile değildi.
-         Nereden geliyorsun?
-         Koskoca bir üstadın yanından...
      Üstad kelimesinden sonra aklıma sadece Said-i Nursi Hazretleri gelmişti o an için. Ama bu imkansızdı. Merakta kalmaya daha fazla dayanamazdım,
-         Nereden geliyorsun? diye sordum bir kez daha.
-         Üstad Sezai Karakoç'un yanından geliyorum.
      Sezai Karakoç ismi, o güne kadar benim için hiçbir önem arz etmiyordu. Çünkü bir kaç defa duymuş olduğum Mona Rosa şiirinden başka onun hakkkında her hangi bir malumatım bulunmuyordu. Dolayısıyla bu ismi duymuş olmak beni hiç de heyecanlandırmamıştı.
      Gürkan böyle bir haberi önemsemediğimi anlayınca konuşmaya devam etme gereği duydu,
-         Üstad muazzam bir adamdır. Yani öyle böyle biri değil...Yaşayan en büyük şairdir ve senin onu mutlaka tanıman gerekir.
      Gürkan övüyor, o övdükçe benim merak duygularım kabarıyordu. Öyle ki her geçen dakika daha bir pür dikkat kesiliyordum. Sonunda anlattıkları kâfi gelmişti ki onu ziyarete gitmeye tereddütsüz karar verdim.
-         Tamam, en kısa zamanda üstadı ziyarete gideceğiz Gürkan. Bu ziyaret benim için de hiç şüphesiz ki enteresan ve unutulmaz olacaktır.O halde ne zaman gidiyoruz?
-         Ne zaman istersen, dedi Gürkan.
      Şöyle bir düşündükten sonra,
-         En kısa zamanda, karşılığını verdim. Çünkü  bu sayede İstanbul'un Avrupa yakasını da ilk kez görmüş olacaktım.
      Nihayetinde, bir tarih kararlaştırdık ve yanımıza Maaz İbrahimoğlu'nu da alarak Kadıköy iskelesinden vapura bindik ve Eminönü istikametinde yol almaya başladık. Vapurun obur gövdesinde ilerlerken gözümde sürekli görüşme anı canlanıyor ve aklımda durmadan görüşme provaları yapıyordum. Vapur denizin mavi sularını köpüre köpüre ilerliyor, o ilerledikçe benim heyecanımın ibresi duruk noktalara ulaşıyordu.
      Gemi, nihayetinde boğazı perçinleye perçinleye limana ulaşmayı başarabildi. Acelemiz yoktu, fakat heyecanımız çoktu. Bir an önce gemiden inme telaşına hiç girmedik. İnsanlar yığın halinde denizden karaya akarken biz bir müddet sadece onları seyretmekle meşgul olduk. Gemide az kişinin kalmış olduğuna kanaat getirdikten sonra yanımızdan eksik etmediğimiz gazetemizi ve suyumuzu elimize aldık ve gemiyi terk etmek için ilk hamleyi yaptık.
      Yaşım henüz on dokuzdu ve  Gürkan'ın tabiriyle Türkiye'nin yaşayan en büyük şairini ziyarete gidiyordum. Dolayısıyla içimde heyecan ve mutluluk fırtınalarının en azgınlarna ev sahipliği yapıyordum.
      Ben alışık olmadığım duyguların cenderesinde çırpınırken Maaz eliyle göstererek,
-         Cağaloğluna çıkacağız, dedi.
      Cağaloğlu kelimesini ilk defa duyuyordum. Fakat cehaletimi yansıtmamak için,
-         Peki, dedim.
      Yürümeye başladık. Bütün zerrelerim görüşme anına odaklanmıştı. İçimde sürekli acaba nasıl bir adamdır, nasıl elbiseler giyiyor, saçlarını ne şekil tarıyor ve insanlara karşı nasıl davranıyor? tarzında sorularla cebelleşiyordum. Çünkü o güne kadar ünlü ve sanatçı denince aklıma ilk olarak magazin ekranlarında gösterilen makyajlı mukyajlı, havalı cıvalı, şatafatlı evlerde oturan, evlerine ayakkabıyla giren ve kendini bir halt sanan burnu havada züppelerden başkası gelmiyordu.
      Yürüyorduk. Az sonra taşlı bir yola vardık ve yokuşu tırmanmaya başladık.
-         Üstadlara ulaşmak meşakkatlidir, dedi Maaz, espri yaparak.
      Gülüştük. Etrafa bakıyordum. Kitapçılardan ve yayın evlerinden başka bir şey görünmüyordu. Şaşkınlığımı fark etmiş bulunan Gürkan,
-         Yazarların kitapları genelde buralarda basılır, dedi.
      Şaşırmıştım,
-         Hmmmm... diyebildim ancak.
      Yokuşu epeyce tırmandıktan sonra sola döndük. Az daha yürüdük ve açık olan bir kapıdan içeri girdik. Hemen kapıdan itibaren başlayan yıpranmış emektar merdivenlerden bir üst kata çıkmaya başladık. Acemi olduğumdan arkadaşlarımdan geride durmayı tercih ediyordum. Basamaklara hasas adımlarla basarken,
-         Üstadın ofisi üst katta, dedi Maaz.
      Aklımı, başımı döndürebilecek bir ofisin hayali meşgul ederken üst kata vardık. Gözlerime inanamadım. Koridor gibi küçük bir alanda sıradan raflar duruyor ve bu raflar bütün sefaletiyle yığınla kitabı kucaklamanın mutluluğunu yaşıyordu. İlerledik. Yine açık duran bir kapıdan içeri girdik. İçeride otuzlu yaşlarda bir erkek vardı.Bizi görünce,
-         Hoş geldiniz, dedi
-         Hoş bulduk, dedi arkadaşlarım.
    İçimden "üstad dedikleri bu olmasa gerek" diye geçirdim. Şaşkınlığımı üzerimden henüz atamamışken,
-         Üstadı görmeye geldik, dedi Maaz.
      Bu cümleden sonra o bey efendinin üstad olmadığını anlamış ve şaşkınlığımı bastırmaya bir nebze olsun muvaffak olabilmiştim.
-         Üstad henüz buraya gelmedi, dedi, sonradan üstadın yardımcısı olduğunu öğrendiğim o şahıs.
-         Ne zaman gelir? dedi Gürkan.
-         Bilmiyorum, ama mutlaka gelir.
      Gelmiştik ve  üstadı mutlaka görmeliydik. Dolayısıyla ilk kez söze atıldım,
-         Olsun, biz bekleriz, dedim. Gerekirse geceye kadar bekler ama üstadı görür öyle gideriz.
-         Peki öyleyse, dedi adam. Öyleyse şuraya oturun. Fakat sizleri baştan uyarayım; üstadımıza sakın "amca, dayı, bey efendi, hocam" tarzı kelimelerle hitap etmeyiniz! O böyle şeylere hayatta tahammül edemez. Ona mutlaka "üstadım" diye hitap edeceksiniz.
      On dokuz yaşımdan gelen hamlık ve cahillikle "bu adam ne saçmalıyor" diye geçirdim içimden. Fakat istenileni yapmak zorunda olduğumu biliyordum. Nihayetinde beklemeye koyulduk.
      Bir saatlik beklemenin ardından deminki adam aniden üstünü başını düzeltti ve iki elini önde bağlayarak, bize de kalkmamızı işaret ederek ayağa kalktı. Üstadın geldiğini idrak edebilmiştim. Biri, olabildiğine kararlı adımlarla içeri girdi. İlk olarak girenin üstünü başını süzdüm.  Üzerindeki elbiselere ve ayaklarındaki ayakkabılara dikkatle baktıktan sonra giren kişiyi pek de önemsemedim doğrusu. Deminki adam biraz eğilerek,
-         Hoş geldiniz üstadım, dedi.
      Alt üst olmuş ve kendimi aşağılama ihtiyacı duyuyordum.
-         Hoş bulduk. Bu günkü işleri halledebildiniz mi?
-         Hallettik efendim. Şunun da şu kadarını bilgisayarda yazdık, geri kalanını da inşallah yarına kadar yazacağız.
-         Hmmm... öylemi?
-         Evet üstadım.
-         Tamam. Kitapların teslimi için A... beyi aradınız mı?
-         Aradık üstadım ama cevap alamadık.
      Bir müddet sadece düşündü. Etraftaki bir düzensizlik gözlerine ilişti. Çevik bir hamle ile öne atıldı. Yerdeki bir kaç koli kitabı kavrayarak onları daha müsait bir yere koydu. Ardından bizi kast ederek,
-         Bu arkadaşlar kim? dedi yardımcısına.
-         Sizleri görmeye gelmişler üstadım.
-         Hmmm... öylemi? Hoş geldiniz değerli arkadaşlar.
      Üstadı dikkat ve hayretle izlerken düşmüş olduğum şaşkınlık çukurundan bir türlü çıkamadım ve bir hoş bulduk bile diyemedim. Hayallerim, bir kaç saatten beridir beynimde kurgulamış olduğum kahramanım, bir göz hamlesiyle ölmüş ve senaryolarım bir kaç saniye içinde alt üst olmuştu. Çünkü üstadın magazinlerde boy gösteren bazı züppelerle uzaktan yakından alakası yoktu. Üzerinde beyaz bir gömlek vardı ve o gömleğin kolları iki kere üst üste katlanmıştı. Ayaklarındaki ayakkabıları da öyle tahmin ediyorum ki bir yıldan daha uzun bir zamandan beridir giyiniyor olmalıydı. Yanımıza geldi. Tokalaşmak için elini uzattı. Önce Maaz, ardından Gürkan ve en son da ben üstadın benimki kadar büyük olmayan ellerini öptük ve başımıza koyduk. Üstad ardından önümüzden geçerek masanın başındaki sandalyesine geçti.
      Masa dediğime bakmayın. Çünkü o masa en az yirmi yıllık eski bir masaydı ve sandalyesi de masa kadar olmasa da olabildiğine ömür yapmış emektar bir sandalyeydi. Misafirlerini, yani bizleri konuk ettiği sandalyeler ise eski köy kahvelerinde kullanılan, oturma ve sırtı yaslama kısımları incecik olan ve kahverengi müşambayla kaplanmış bulunan sıradan sandalyelerdi. Aklım ve tahayyül alemime yol alan tüm mekanizmlarım iflasa uğramıştı. Beynim en şiddetli deprem ve şimşeklere maruz kalıyordu.
      Çok geçmemişti ki üstad söze başladı,
-         Tekrardan hoş geldiniz arkadaşar, kendimi tanıtmamın anlamı ve gereği yok, sizleri tanıyalım.
      Teker teker kendimizi tanıttık. Üstad, karşısında başbakan varmış gibi oturuyor ve yine aynı ciddiyetle bizleri dinliyordu. O öyle davrandıkça ben yerin dibine girecek gibi oluyordum. İlk olarak hayatını sorduk. Diyarbakırlı olduğunu ve orta okulu yatılı olarak Maraş'ta okuduğunu aktardıktan sonra ilk olarak felsefe okumak için İstanbula gittiğini ve orası olmayınca mecburi olarak Ankara'ya gitmek zorunda kaldığını ve üniversiteyi orada tamamladığını söyledi. Edebiyattan, tarihten, Kürt sorunundan, onun çocukluk dönemindeki Kürt olgusundan ve sıkıntılarından, İslam ve Avrupadan, en son olarak da Erdoğan hükümetinden konuştuk. Sorduğumuz hiçbir soruya en ufak ters tepki vermedi, aksine çocuk olduğumuza bile bakmadan, bizleri olabildiğine ciddiye alarak her sorumuza olabildiğine içten cevaplarla karşılık vererek bizlere farklı ufuklar açtı. Kendisindeki millet kavramını sorduğumuz da ise şu karşılığı almıştık,
-         Kürt milleti, Türk milleti, Arap milleti, Rus milleti ya da Alman milleti diye bir şey yoktur. Onlar sadece ve sadece ırktır. Millet dediğiniz şey nedir biliyor musunuz? İslam milleti, Hristiyan milleti, Yahudi milleti ve benzerleridir. Bu ülkeye Fransadan ithal ettğimiz ulusçuluktan bu yana bu millet gün yüzü görmedi. O gün bu gündür bir türlü İslam kardeşliğini hatırlayamadık.
      Söze atıldım,
-         Peki değişir mi üstadım?
      Üstad bir müddet düşündükten sonra,
-         İnşallah, karşılığını verdi.
-         Erdoğan hükümetini nasıl buluyorsunuz? diye sordum bu sefer.
-         Siyaset beni pek alakadar etmez ama onlardan da pek umudum yok.
      Üstad kolundaki saatine baktı. Geç olmuştu. Anladık, ayağa kalktık, teşekkür ettik, elini öptük ve oradan ayrıldık.

NOT: Üstadın gömleği beyazdı ve tertemizdi. Lakin gözümden kaçmayan bir şey vardı: Gömleğin yakaları yıkanmaktan yıpranmıştı. Oysa üstad kısa bir zaman öncesinde hükümet tarafından kendisine verilen hayal bile edemeyeceğimiz oranda büyük bir para ödülünü elinin tersiyle itmişti... Peki, bir diğer üstad M. Akif Ersoy da İstiklal Marşı'ndan almaya hak kazandığı para ödülünü elinin tersiyle iterken palto bile alamayacak kadar parasız değil miydi?

Necip Abdurrahmanoğlu

4 yorum:

  1. Sabahattin Ali'nin diliyle kaleme alınmış bir roman kadar akıcı ve ustacaydı...hatta diyebilirm ki ondan bile iyi olduğun yerler vardı gözüme çarpan... bitirmiş olduğun roman çalışmanı gerçekten çatlayacakmışçasına merak ediyorum....hep var ol, hep bizle ol!

    YanıtlayınSil
  2. Bir çırpıda ve heyecanla okudum yazınızı.Gözlemleriniz, tasvirleriniz o anda , orada olduğum hissini yaşattı bana. Kaleminize sağlık..

    YanıtlayınSil
  3. Sezai Karakoç'u okumadan önce her anne doğum yaptığını sanır. Oysa Karakoç'un imge ve kelime derinliğinin ortaya çıkması daha ağır ve meşakkatlidir.

    YanıtlayınSil