7 Kasım 2013 Perşembe

187.damla


İnsan her çağda aynı insansa, hoş temennilerinizi kendinize saklayın,
Ki birgün hayal kırıklıklrınız ulu orta yerde boyunuzu aşarsa içinde boğulmayasınız...

Necip Abdurrahmanoğlu

3 Kasım 2013 Pazar

186.damla


İnsanın canı hamile kadın gibidir, ne zaman ne isteyeceği belli olmaz. Dolayısıyla istek, arzu ve ihtiraslarımızın kurbanı olmamak için aklımızı her şeyden daha ziyade ön plâna çıkartmalıyız.

Necip Abdurrahmanoğlu

8 Ekim 2013 Salı

6 Ekim 2013 Pazar

183.damla


Sevgisinden emin olmak için papatyaların canına kıyanlar,
sevginin merhamet yüklü bir kalpte barınabileceğini bilmiyorlar.
Oysa bunu bilselerdi papatyaların canına bu kadar rahat kıyamazlardı.



Necip Abdurrahmanoğlu


5 Ekim 2013 Cumartesi

182.damla


Eminim ki her kime ölmeden önce ölümün pozunu ver deseydim, sadece gülüp geçerdi yüzüme. İşte ölüm öyle bir şeydir ki sen kapına geldiğine inanmazsın ama o çoktan kapından içeri girmiştir.


181.damla



Sezai Karakoç'u okumadan önce her anne doğum yaptığını sanır. Oysa Karakoç'un imge ve kelime derinliğinin ortaya çıkması daha meşakkatlidir.

25 Eylül 2013 Çarşamba

180.damla


Sana Kıyamam

Oy benim dünyam,
canım,
cananım, 
kadınım,
Sen bugün yine yorgun görünüyorsun;
Anlaşılan ev işleri ağır gelmiş, zorlanıyorsun.

Gözlerindeki ışık solmuş ve
Bu halinle beni öldürüyorsun,
Ah yarim, dudakların kurumuş,
Sen bana annemin çilesini andırıyorsun.

Gel yarim, dizlerime otur ki
Senin kurbanın olayım,
Oy yarim, sana kıyamam
Gel bir buseyle yorgunluğunu alayım.

26.09.2013 Yenibosna
Necip Abdurrahmanoğlu

13 Eylül 2013 Cuma

179. damla



Kalbini ve vicdanını her şeyin merkezine koyarsan senin nerede olduğunun hiçbir önemi kalmaz.


Necip Abdurrahmanoğlu

18 Ağustos 2013 Pazar

178.damla


 Remezane Dırej, Yeni Almış Olduğum Topum, Tuvalet Penceresi ve Ben

Yıl 2001. Tabi o zamanlar topçu olarak bilindiğim yıllar. Deli dolu top oynuyorum. Mahallede futbol denen gavur icadı, bizim tayfadan soruluyor. Bir takımımız var, dersiniz Barcelona'nın A2'si. Sabah evden bir çıkarız, akşama kadar bıkmadan top oynar, evimizin yolunu bile birbirimize sorarız. Çoğu zaman eve gidip yemek yemek bile aklımıza gelmez. Ama eve gidince, babamızdan eşek sudan gelene kadar dayak yiyeceğimizi de hiç aklımızdan çıkartmayız. 

Ramazan bayramından bir sonraki hafta yeni bir top almışım, tamı tamına 9 milyon 250 liraya. Ertesi gün okuldan sonra yemek yer yemez, yeşil renkli cillop gibi topumu koltuğumun arasına aldım ve göğsümü gere gere sokağa çıktım. Sokakta top oynayacak bir arkadaş ararken baktım Ağrılı Ahmet'in kardeşi Metin evin önündeki merdivenlerde oturuyor. Hemen seslendim, 'Metiiin dedim, gel top oynayalım.' Metin sesimi duyar duymaz koşarak geldi. 'Nerede oynayalım?' diye sorunca, 'Remezane Dıraj’in evinin arkası iyidir.' dedim. Neyse gittik ve Metin’i Remezane Drej’in evinin arkasındaki  küçük alanda kaleye geçirdim. Başladım şut çekmeye. Bir şut, iki şut, üç şut derken bir de baktım topum cuuuk diye açık olan tuvaletin penceresinden içeri girdi. Aha dedim Xale Remezan o topu patlattı! Biraz bekledim baktım, ne gelen var ne giden, ne de bizi kovalayan. Metin dedim, kaldır beni tırmanıp tuvaletin penceresinden içeri gireceğim. Yoksa 9 milyon 250 liralık top, elma soyan 50 kuruşluk bıçağa kurban gidecek. 

Bilen bilir o zamanlar futbol oynuyorum, güreş yapıyorum, atletizm ile uğraşıyorum; yani aklınızın alacağı kadar atletik bir vücuda sahibim. Neyse Metin dediğimi yaptı ve bacaklarımdan tutarak beni kaldırdı. Hemen sincap gibi tırmanıp pencereden tutundum. Daha sonra ayağımla pencereye bastım ve bir yere iyice tutunduktan sonra, ayaklarımı pencereden içeriye iyice sarktım ve bütün vücudumla birlikte içeriye attım kendimi. Baktım top orada öylece duruyor. Onu hemen alıp pencereden dışarı attım. Topu derhal pencereden dışarı attım atmasına ya, şimdi gel de kendini kurtar!

Korkudan kan ter içinde kalmıştım. Her an biri tuvalete gelebilirdi. Ne yapacağımı bilmiyor, sakin olmaya çalışıyordum. Vakit kaybetmeden kapıyı arkadan kilitledim! Pencereye elimi attım. Fakat tuvaletten dışarı çıkmak ne mümkün! Tırmanmaya kalkıyorum kafam evin tavanına çarpıyor! Ayaklarımı pencereden dışarı çıkartamaya çalışıyorum, başaramıyorum. Önce kafamı çıkartsam, kendimi öyle dışarı atsam bu sefer kafa üstü tepe taklak yere çakılacağım. Çok denedim baktım olmuyor. Başladım tuvalette dua etmeye! Dedim ya Rabbi sen beni biliyorsun, çaresizliğimi de görüyorsun. Ne olur beni Remezan'e Dırej'den kurtar. Yoksa o beni burada yakalarsa ölümü eve gönderir. Korkudan nefesim kesilmiş, adeta ölecek gibi olmuştum.

Tek çarem kalmıştı, o da kapıdan dışarı çıkmak! Ama kötü olan bir şey vardı ki tuvalette mahsur kaldığım gün, bir yaz günüydü ve yazın da genellikle bütün odaların kapıları açık olurdu. Ya da insanlar evin içinde oturmak yerine kapılarının önündeki bahçede vakit geçirirlerdi. Fakat artık yapacak bir şey de kalmamıştı. Önce tişörtümle yüzümden akan teri sildim. Sonra din kültürü hocasının döverek ezberlettiği bütün namaz surelerini okumaya başladım. İki dakika sonra baktım evden ses seda gelmiyor. Dedim Allah sesimi duydu sanırım. Tuvaletin kapısını titreyen ellerimle açtım ve baktım ki dış kapı da sonuna kadar açık. Lan Necip dedim, Allah seni seviyor! Vakit kaybetmeden tuvaletten dışarı fişek gibi fırladım. 

Dışarı çıktığımda korkudan nefes nefese kalmıştım. Ama beni gören de olmamıştı. Şansa dışarıda da kimse yoktu. Oysa çok kalabalık bir aileydi Remezene Dırej ailesi. Tamı tamına üç aile bir evde yaşıyordu. Rabbim imdadıma koşup, onların gözlerine perde mi indirmişti ne. Şansıma kimsenin aklına tuvalete gitmek de gelmemişti.

Evden çıkar çıkmaz gittim Metin'in yanına. Metin, dedim; hemen buradan gidiyoruz! Yoksa yemin olsun Xale Remezan bizi yakalamış olsaydı beni de vururdu, seni de vururdu, babamızı da vururdu. 

Tövbe ettim ve bir daha da Remezane Dırejin evininin arkasındaki o alanda kendi topumla oynamadım. :))

(Not: Burada yazdıklarımdan yola çıkarak rahmetli Xale Remezane Drej'i (Uzun Ramazan Dayı) çok farklı tahayyül edebilirsiniz. Fakat o, cüssesinin ve endamının aksine olabildiğine sevecen ve babacan bir insandı. Bir 90'ın üzerindeki boyunun ve geniş kalıbının arkasına sakladığı Konya Ovası genişliğindeki şefkatini tatlı tebessümünde görmek her zaman mümkündü. Onun olduğu yerde bütün mahalle kendini güvende hissederdi. Evlerinin önünü yıllarca çocuk parkı, futbol sahası ve dövüş ringi gibi kullanmamıza rağmen bir kere olsun kötü bir söz kullandığı duyulmamıştır. O, eline geçirdiği sopa ile bizi yalandan kovalar, sonra gülerek arkasını döner giderdi. Xale Remezan, mahallede ölümüne en çok üzüldüğüm yaşlıydı. Oysa eski zihniyetin bir an önce yıkılması, mahalledeki gençlerimizin geri ve cahil kafalı yaşlılardan biran önce kurtulması için yıllarca dua etmiştim. Çünkü mahalledeki bütün olaylar ve kavgalar onların zihniyetinin gölgesinde yetişen gençler tarafından çıkarılıyordu.)

16 Ağustos 2013 Cuma

177.damla


Adamaranıyor!

Yolunu kesip sorduğum her kadın,
Şüphesiz bir adamı seviyor.
Hayret ediyorum,
Dünyada o kadar 'adam' varsa
Bize neden hiç denk gelmiyor?

Necip Abdurrahmanoğlu

30 Temmuz 2013 Salı

176.damla






ÜSTAD OLMAK HERKESİN HARCI OLMASA GEREK
      
     Akşam yemeğini hazırlamak maksadıyla her zamanki gibi yine mutfaktaydım. Soymuş olduğum bir baş soğanı sağ elimdeki koca bıçakla acımasızca doğrarken kapı açıldı ve içeriye Gürkan Çolakkadı girdi. Yüzündeki ifadeden heyecanını okumak hiç de zor değildi.  Beni karşısında görünce,
-         Kolay gelsin, dedi.
-         Sağ ol Gürkan, hoş geldin.
-         Hoş bulduk. Bil bakalım nereden geliyorum.
      Gürkan o kadar gezme düşkünüydü ki, bunu tahmin edebilmem imkân dahilinde bile değildi.
-         Nereden geliyorsun?
-         Koskoca bir üstadın yanından...
      Üstad kelimesinden sonra aklıma sadece Said-i Nursi Hazretleri gelmişti o an için. Ama bu imkansızdı. Merakta kalmaya daha fazla dayanamazdım,
-         Nereden geliyorsun? diye sordum bir kez daha.
-         Üstad Sezai Karakoç'un yanından geliyorum.
      Sezai Karakoç ismi, o güne kadar benim için hiçbir önem arz etmiyordu. Çünkü bir kaç defa duymuş olduğum Mona Rosa şiirinden başka onun hakkkında her hangi bir malumatım bulunmuyordu. Dolayısıyla bu ismi duymuş olmak beni hiç de heyecanlandırmamıştı.
      Gürkan böyle bir haberi önemsemediğimi anlayınca konuşmaya devam etme gereği duydu,
-         Üstad muazzam bir adamdır. Yani öyle böyle biri değil...Yaşayan en büyük şairdir ve senin onu mutlaka tanıman gerekir.
      Gürkan övüyor, o övdükçe benim merak duygularım kabarıyordu. Öyle ki her geçen dakika daha bir pür dikkat kesiliyordum. Sonunda anlattıkları kâfi gelmişti ki onu ziyarete gitmeye tereddütsüz karar verdim.
-         Tamam, en kısa zamanda üstadı ziyarete gideceğiz Gürkan. Bu ziyaret benim için de hiç şüphesiz ki enteresan ve unutulmaz olacaktır.O halde ne zaman gidiyoruz?
-         Ne zaman istersen, dedi Gürkan.
      Şöyle bir düşündükten sonra,
-         En kısa zamanda, karşılığını verdim. Çünkü  bu sayede İstanbul'un Avrupa yakasını da ilk kez görmüş olacaktım.
      Nihayetinde, bir tarih kararlaştırdık ve yanımıza Maaz İbrahimoğlu'nu da alarak Kadıköy iskelesinden vapura bindik ve Eminönü istikametinde yol almaya başladık. Vapurun obur gövdesinde ilerlerken gözümde sürekli görüşme anı canlanıyor ve aklımda durmadan görüşme provaları yapıyordum. Vapur denizin mavi sularını köpüre köpüre ilerliyor, o ilerledikçe benim heyecanımın ibresi duruk noktalara ulaşıyordu.
      Gemi, nihayetinde boğazı perçinleye perçinleye limana ulaşmayı başarabildi. Acelemiz yoktu, fakat heyecanımız çoktu. Bir an önce gemiden inme telaşına hiç girmedik. İnsanlar yığın halinde denizden karaya akarken biz bir müddet sadece onları seyretmekle meşgul olduk. Gemide az kişinin kalmış olduğuna kanaat getirdikten sonra yanımızdan eksik etmediğimiz gazetemizi ve suyumuzu elimize aldık ve gemiyi terk etmek için ilk hamleyi yaptık.
      Yaşım henüz on dokuzdu ve  Gürkan'ın tabiriyle Türkiye'nin yaşayan en büyük şairini ziyarete gidiyordum. Dolayısıyla içimde heyecan ve mutluluk fırtınalarının en azgınlarna ev sahipliği yapıyordum.
      Ben alışık olmadığım duyguların cenderesinde çırpınırken Maaz eliyle göstererek,
-         Cağaloğluna çıkacağız, dedi.
      Cağaloğlu kelimesini ilk defa duyuyordum. Fakat cehaletimi yansıtmamak için,
-         Peki, dedim.
      Yürümeye başladık. Bütün zerrelerim görüşme anına odaklanmıştı. İçimde sürekli acaba nasıl bir adamdır, nasıl elbiseler giyiyor, saçlarını ne şekil tarıyor ve insanlara karşı nasıl davranıyor? tarzında sorularla cebelleşiyordum. Çünkü o güne kadar ünlü ve sanatçı denince aklıma ilk olarak magazin ekranlarında gösterilen makyajlı mukyajlı, havalı cıvalı, şatafatlı evlerde oturan, evlerine ayakkabıyla giren ve kendini bir halt sanan burnu havada züppelerden başkası gelmiyordu.
      Yürüyorduk. Az sonra taşlı bir yola vardık ve yokuşu tırmanmaya başladık.
-         Üstadlara ulaşmak meşakkatlidir, dedi Maaz, espri yaparak.
      Gülüştük. Etrafa bakıyordum. Kitapçılardan ve yayın evlerinden başka bir şey görünmüyordu. Şaşkınlığımı fark etmiş bulunan Gürkan,
-         Yazarların kitapları genelde buralarda basılır, dedi.
      Şaşırmıştım,
-         Hmmmm... diyebildim ancak.
      Yokuşu epeyce tırmandıktan sonra sola döndük. Az daha yürüdük ve açık olan bir kapıdan içeri girdik. Hemen kapıdan itibaren başlayan yıpranmış emektar merdivenlerden bir üst kata çıkmaya başladık. Acemi olduğumdan arkadaşlarımdan geride durmayı tercih ediyordum. Basamaklara hasas adımlarla basarken,
-         Üstadın ofisi üst katta, dedi Maaz.
      Aklımı, başımı döndürebilecek bir ofisin hayali meşgul ederken üst kata vardık. Gözlerime inanamadım. Koridor gibi küçük bir alanda sıradan raflar duruyor ve bu raflar bütün sefaletiyle yığınla kitabı kucaklamanın mutluluğunu yaşıyordu. İlerledik. Yine açık duran bir kapıdan içeri girdik. İçeride otuzlu yaşlarda bir erkek vardı.Bizi görünce,
-         Hoş geldiniz, dedi
-         Hoş bulduk, dedi arkadaşlarım.
    İçimden "üstad dedikleri bu olmasa gerek" diye geçirdim. Şaşkınlığımı üzerimden henüz atamamışken,
-         Üstadı görmeye geldik, dedi Maaz.
      Bu cümleden sonra o bey efendinin üstad olmadığını anlamış ve şaşkınlığımı bastırmaya bir nebze olsun muvaffak olabilmiştim.
-         Üstad henüz buraya gelmedi, dedi, sonradan üstadın yardımcısı olduğunu öğrendiğim o şahıs.
-         Ne zaman gelir? dedi Gürkan.
-         Bilmiyorum, ama mutlaka gelir.
      Gelmiştik ve  üstadı mutlaka görmeliydik. Dolayısıyla ilk kez söze atıldım,
-         Olsun, biz bekleriz, dedim. Gerekirse geceye kadar bekler ama üstadı görür öyle gideriz.
-         Peki öyleyse, dedi adam. Öyleyse şuraya oturun. Fakat sizleri baştan uyarayım; üstadımıza sakın "amca, dayı, bey efendi, hocam" tarzı kelimelerle hitap etmeyiniz! O böyle şeylere hayatta tahammül edemez. Ona mutlaka "üstadım" diye hitap edeceksiniz.
      On dokuz yaşımdan gelen hamlık ve cahillikle "bu adam ne saçmalıyor" diye geçirdim içimden. Fakat istenileni yapmak zorunda olduğumu biliyordum. Nihayetinde beklemeye koyulduk.
      Bir saatlik beklemenin ardından deminki adam aniden üstünü başını düzeltti ve iki elini önde bağlayarak, bize de kalkmamızı işaret ederek ayağa kalktı. Üstadın geldiğini idrak edebilmiştim. Biri, olabildiğine kararlı adımlarla içeri girdi. İlk olarak girenin üstünü başını süzdüm.  Üzerindeki elbiselere ve ayaklarındaki ayakkabılara dikkatle baktıktan sonra giren kişiyi pek de önemsemedim doğrusu. Deminki adam biraz eğilerek,
-         Hoş geldiniz üstadım, dedi.
      Alt üst olmuş ve kendimi aşağılama ihtiyacı duyuyordum.
-         Hoş bulduk. Bu günkü işleri halledebildiniz mi?
-         Hallettik efendim. Şunun da şu kadarını bilgisayarda yazdık, geri kalanını da inşallah yarına kadar yazacağız.
-         Hmmm... öylemi?
-         Evet üstadım.
-         Tamam. Kitapların teslimi için A... beyi aradınız mı?
-         Aradık üstadım ama cevap alamadık.
      Bir müddet sadece düşündü. Etraftaki bir düzensizlik gözlerine ilişti. Çevik bir hamle ile öne atıldı. Yerdeki bir kaç koli kitabı kavrayarak onları daha müsait bir yere koydu. Ardından bizi kast ederek,
-         Bu arkadaşlar kim? dedi yardımcısına.
-         Sizleri görmeye gelmişler üstadım.
-         Hmmm... öylemi? Hoş geldiniz değerli arkadaşlar.
      Üstadı dikkat ve hayretle izlerken düşmüş olduğum şaşkınlık çukurundan bir türlü çıkamadım ve bir hoş bulduk bile diyemedim. Hayallerim, bir kaç saatten beridir beynimde kurgulamış olduğum kahramanım, bir göz hamlesiyle ölmüş ve senaryolarım bir kaç saniye içinde alt üst olmuştu. Çünkü üstadın magazinlerde boy gösteren bazı züppelerle uzaktan yakından alakası yoktu. Üzerinde beyaz bir gömlek vardı ve o gömleğin kolları iki kere üst üste katlanmıştı. Ayaklarındaki ayakkabıları da öyle tahmin ediyorum ki bir yıldan daha uzun bir zamandan beridir giyiniyor olmalıydı. Yanımıza geldi. Tokalaşmak için elini uzattı. Önce Maaz, ardından Gürkan ve en son da ben üstadın benimki kadar büyük olmayan ellerini öptük ve başımıza koyduk. Üstad ardından önümüzden geçerek masanın başındaki sandalyesine geçti.
      Masa dediğime bakmayın. Çünkü o masa en az yirmi yıllık eski bir masaydı ve sandalyesi de masa kadar olmasa da olabildiğine ömür yapmış emektar bir sandalyeydi. Misafirlerini, yani bizleri konuk ettiği sandalyeler ise eski köy kahvelerinde kullanılan, oturma ve sırtı yaslama kısımları incecik olan ve kahverengi müşambayla kaplanmış bulunan sıradan sandalyelerdi. Aklım ve tahayyül alemime yol alan tüm mekanizmlarım iflasa uğramıştı. Beynim en şiddetli deprem ve şimşeklere maruz kalıyordu.
      Çok geçmemişti ki üstad söze başladı,
-         Tekrardan hoş geldiniz arkadaşar, kendimi tanıtmamın anlamı ve gereği yok, sizleri tanıyalım.
      Teker teker kendimizi tanıttık. Üstad, karşısında başbakan varmış gibi oturuyor ve yine aynı ciddiyetle bizleri dinliyordu. O öyle davrandıkça ben yerin dibine girecek gibi oluyordum. İlk olarak hayatını sorduk. Diyarbakırlı olduğunu ve orta okulu yatılı olarak Maraş'ta okuduğunu aktardıktan sonra ilk olarak felsefe okumak için İstanbula gittiğini ve orası olmayınca mecburi olarak Ankara'ya gitmek zorunda kaldığını ve üniversiteyi orada tamamladığını söyledi. Edebiyattan, tarihten, Kürt sorunundan, onun çocukluk dönemindeki Kürt olgusundan ve sıkıntılarından, İslam ve Avrupadan, en son olarak da Erdoğan hükümetinden konuştuk. Sorduğumuz hiçbir soruya en ufak ters tepki vermedi, aksine çocuk olduğumuza bile bakmadan, bizleri olabildiğine ciddiye alarak her sorumuza olabildiğine içten cevaplarla karşılık vererek bizlere farklı ufuklar açtı. Kendisindeki millet kavramını sorduğumuz da ise şu karşılığı almıştık,
-         Kürt milleti, Türk milleti, Arap milleti, Rus milleti ya da Alman milleti diye bir şey yoktur. Onlar sadece ve sadece ırktır. Millet dediğiniz şey nedir biliyor musunuz? İslam milleti, Hristiyan milleti, Yahudi milleti ve benzerleridir. Bu ülkeye Fransadan ithal ettğimiz ulusçuluktan bu yana bu millet gün yüzü görmedi. O gün bu gündür bir türlü İslam kardeşliğini hatırlayamadık.
      Söze atıldım,
-         Peki değişir mi üstadım?
      Üstad bir müddet düşündükten sonra,
-         İnşallah, karşılığını verdi.
-         Erdoğan hükümetini nasıl buluyorsunuz? diye sordum bu sefer.
-         Siyaset beni pek alakadar etmez ama onlardan da pek umudum yok.
      Üstad kolundaki saatine baktı. Geç olmuştu. Anladık, ayağa kalktık, teşekkür ettik, elini öptük ve oradan ayrıldık.

NOT: Üstadın gömleği beyazdı ve tertemizdi. Lakin gözümden kaçmayan bir şey vardı: Gömleğin yakaları yıkanmaktan yıpranmıştı. Oysa üstad kısa bir zaman öncesinde hükümet tarafından kendisine verilen hayal bile edemeyeceğimiz oranda büyük bir para ödülünü elinin tersiyle itmişti... Peki, bir diğer üstad M. Akif Ersoy da İstiklal Marşı'ndan almaya hak kazandığı para ödülünü elinin tersiyle iterken palto bile alamayacak kadar parasız değil miydi?

Necip Abdurrahmanoğlu

30 Mayıs 2013 Perşembe

175.damla

 
 
Aslında hepimiz farklı oyunlarda birer figürandık,
Gülücüklerimiz bile kendimizin değildi,
Başkasını memnun etmek içindi şaklabanlıklarımız;
Oynanan üzerimizde sadece bir oyundu
Ve biz sadece birer koyun...
 Necip Abdurrahmanoğlu

 

22 Mayıs 2013 Çarşamba

174.damla




Lolipop dediğin anadan üryan olacak kardeşim!

Pazar günü izin günüm, yani Jony'lerin tabiri ile Off Day'imdi. Hal böyle olunca şöyle bir Ataşehir'e, ablama doğru akayım dedim. Her Pazar olduğu gibi yine en küçük kardeşim ve afacan şişman rambo yeğenim beni bekliyor olacaklardı. Nitekim zili çalmamla kapıya koşarak gelmeleri bir oldu. Önce ablama sarıldıktan sonra sırayla iki keratayı da kucaklayıp öptüm ve salona geçtim.

Biraz hoşbeş, biraz sohbet, derken çok geçmedi benim bamya burunlu, ekstra nazlı, çokbilmiş, esmer güzeli kız kardeşim Rukiye, ablamla konuşmamızı yarıda kesti: "Bugün işin var mı abi? Eşek kadar kız olsa da, henüz 11 yaşında olunca Pazar gününün benim uzanıp dinlenme günüm olduğunu idrak edemiyordu. Aslında sorduğu bu sorunun ne anlama geldiğini tecrübelerimden yola çıkarak gayet iyi biliyordum. Ama bilmezden gelmeyi tercih ettim. 'Niye, ne oldu ki?' "Bizi gezdirmeye götürür müsün bugün?" Hiç tereddüt etmeden, 'Hayır götüremem, yorgunum' cevabını verince, bu sefer "Ama sen bizim abimiz değil misin? Sen götürmezsen kim götürecek?" diye yapıştırdı tepkisini. Bu soruyu ondan beklemiyor değildim, ama itiraf etmeliyim ki yine de balyoz yemiş beton çivisi gibi biraz sarsıldım ve çaktırmadan yamuldum. Bunun üzerine mecbur vakit kaybetmeden ayağa kalktım ve hazırlandım. Çok geçmeden, henüz iki yaşını doldurmamış sarı kafalı, un çuvalı göbekli yeğenim Üzeyir Anıl ve hazır cevap kardeşim Rukiye ile Ümraniye'ye gitmek üzere yola koyulduk.

Hava sıcaklığı mevsim normallerinin üstündeydi. İnsanların sıcaktan bıkmış ruh hali,  tüm ayrıntılarıyla yüz ifadelerine yansıyordu. Herkes gözlerini kısmış, birçok kişi etrafa ancak tek gözle bakmaya muvaffak olabiliyordu. Hafta sonu olması münasebetiyle çarşı yine olabildiğine kalabalıktı. Dükkânları gezip, alış veriş yaptıktan sonra serinlemek maksadıyla birer dondurma aldık. Dondurmalarımızı iştahla yedikten sonra biraz daha dolaştık ve iyice yorulduğumuzu hissettik. Tam mecalimiz kalmadı, düşüp bayılacağız derken meydanda boş bir bank bulup oturduk ve soluklandık. Az sonra bir şeyler yemeye karar verince güvenilebilir bir lokanta için tekrar yola düştük. Çok geçmeden öğrencilik yıllarından bildiğim lokantaya girdik. İçerisi oh dedirtecek kadar serindi fakat nedense dışarıda ağaç gölgesine kurulmuş bir masada oturmayı tercih ettik . Et düşkünü kız kardeşim Rukiye döner yemeyi, ben ablamın bir şeyler hazırlıyor olacağını tahmin ederek hiçbir şey yememeyi, yeğenim Üzeyir Anıl ise hemen yandaki bir büfenin girişinde standın üstünde duran rengârenk poşetlerle kafası gözü sarılmış lolipoplara koşmayı tercih etti. Şekere uzak tutmak için mücadele versem de muvaffak olmadım. Hal böyle olunca haliyle lolipop almak için pamuk eller de cebe gitmek zorunda kaldı. Kerata bir tane alsa sevineceğim. Maşallah bütün kutuyu kucakladı. Baktım bir taneyle gözü doymayacak iki tane almak zorunda kaldım. Lolipopları almak sorun değil, asıl sorun onu henüz 2 yaşını doldurmamış bir afacanın yiyecek olmasıydı. Hani, çocuklarla aram iyi olsa da şekerli salya ve sümüklerinin üzerime damlamasından da haz edecek değilim ya! Bir şekilde kandırıp oyun oynamaya çalıştım fakat nafile, kandıramadım.  Afacan, ısrarla lolipopları açmamı istedi ve ağlayacak gibi yaparak, davranışlarıyla bana mobing yaptı: "Aç, Aç, Aaaççç!!!" Baktım çare yok, mecbur kaldım ve lolipoplardan birini isteksizce açtım.

Lolipopun tadını ve bütün güzelliğini saklayan ve ona albeni kazandıran renkli poşeti sıyırmaya başlayınca, sarı kafalı yeğenimin gözlerinin içinin de parladığını gördüm. Bütün çıplaklığı ortaya çıkmış lolipopu, eline verdiğimde ise gözleri fal taşı gibi açıldı yamyamın. Elimden kaptığı gibi onu  ilk hamlede ağzına götürdü. Çok sürmedi ki eşsiz gülücükler eşliğinde şekerli salyalarını üzerime üzerime akıtmaya başladı.

İşte o an anladım ki, lolipop dediğin anadan üryan olacak kardeşim!

11 Mayıs 2013 Cumartesi

173.damla

 

Aşk Vakti
 
 Bir aşk vakti yaşıyorum
İçimde anılar depreşiyor,
Bir ay vakti yaşıyorum
Gece serin,
İçimde kara bulutlar nöbetleşiyor...

Bir ay vakti yaşıyorum,
Dışım gırtlağıma kadar dolunay
Gecem gündüz gibi yâre akıyor
Bir aşk vakti yaşıyorum,
Yaram kemiğime kadar derin.


11.05.2013/ İstanbul
Necip Abdurrahmanoğlu

10 Mayıs 2013 Cuma

172.damla



Şiir yazmak için sessiz ve kimsesiz mekânlarda kalabalık bir dünyayı yaşamalı insan.

Necip Abdurrahmanoğlu

6 Mayıs 2013 Pazartesi

171.damla


Ayrılık kapımızı çaldığında, kimse yok diyelim olur mu?

Necip Abdurrahmanoğlu

24 Nisan 2013 Çarşamba

170.damla


Anlamanı İstemiyorum, Sadece Bil

Sana muhtacım,
Yağmura susamış toprak kadar;
Müptelayım sana,
Martının denize aşkı kadar...


Necip Abdurrahmanoğlu

19 Nisan 2013 Cuma

169.damla



Deli dediğimiz şey aslında bizdik, kendimizle yüzleşmeye cesaret bulamadığımızdan dünyayla bağlantısı olmayan insanlara deli dedik.

Necip Abdurrahmanoğlu

10 Nisan 2013 Çarşamba

168.damla



Aklımı Alan Kız

Lale kadar büyük ve açıktı gözleri,
Dudaklarının kıyısını boğazın mavisi öpüyordu,
Kız Kulesi gibi her şeyden uzaktı kız,
Öyle sade,
Öyle yalnız...

Utangaç ve silik bakışları vardı,
Uzun eteği İstanbul'u hafiften yalıyordu,
Bir gölge gibi esrarengizdi kız,
Öyle serin,
Öyle sessiz...

Kızın yüzü güneşi bile utandırıyordu,
Cennet kapısını süslemiş gibiydi dişleri,
Bir gülücük kadar güzeldi kız,
Öyle berrak,
Öyle leziz...

09.04.2013/İstanbul
Necip Abdurrahmanoğlu

5 Nisan 2013 Cuma

167.damla


Sesinle nefesini yastık yapıp yollasan da rahat rahat uyusam.

Necip Abdurrahmanoğlu

166.damla


İstanbul denizini mürekkep yapsam aşkını anlatmaya yeter mi diye düşündüm bugün.

Necip Abdurrahmanoğlu

166.damla


Kötü Ama İyi

Mesela ben iyi biriyim,
Yani iyi çalışırım,
İyi koşarım,
İyi top oynarım,
İyi şiir yazarım,
İyi susarım,
İyi kızarım,
Hatta iyi küfrederim;
Ama sana kötü alıştım biliyor musun?

Necip Abdurrahmanoğlu

165.damla

Sen aylara aldanma, aralıksız sev beni

Necip Abdurrahmanoğlu

164.damla


Gideceğin zaman bari kırarak gitme, üzülürüm kalp kırıklarım batarsa yüreğine.

Necip Abdurrahmanoğlu

163.damla


Boşluk bırakılarak başlayan aşk masalları noktayı erken görür.

Necip Abdurrahmanoğlu

25 Mart 2013 Pazartesi

162.damla



Kendinden ve insandan kaçınca, ya eşyasıyla konuşur, ya da şehriyle dertleşir insan.

Necip Abdurrahmanoğlu

161.damla



Okumayan bir insanın bildiği şeyler duyduğu şeylerdir; duyduğu şeylerin de yüzde altmışı biraz yalan, biraz yanlış, biraz da eksiktir.

Necip Abdurrahmanoğlu

160.damla



Saksı kafalı birine ağacın ne olduğunu anlatamazsın, saksıya ancak ot ekilir.

Necip Abdurrahmanoğlu

159.damla



Barış gibi bir zafer geldiğinde ahmaklar bunu anlayamayacaklar.

Necip Abdurrahmanoğlu